Duyguların,düşüncelerin, tutumların, tavırların, haber ve mesajların bir kişi, bir grup ya da bir kurum tarafından bir kişi, bir grup ya da bir kuruma karşılıklı olarak iletilmesidir.
Bir başka iletişim tanımı da şu şekildedir : Bireyleri etkilemek yada saptanmış bir amacı gerçekleştirmek için bilgi sağlamak ve bu bilgilerin, duyguların; ihtiyaçların, niyetlerin, düşüncelerin... vb. yazı, işaret, konuşma,hatta mimik ve hareket aracılığı ile sesli yada sessiz olarak aktarıldığı bir süreçtir.
KAYNAK : Başkası ile paylaşılacak bir fikre sahip olan kimse
MESAJ : Bir iletişim sürecinde iletişime esas olan haber ya da bilgi
KANAL : Mesajın alıcıya iletilmesini sağlayan araç ve yöntem.
ALICI : Kaynaktan gelen mesajın iletici araç ve yöntemleri takip ederek ulaştığı kişidir.
DÖNÜT : Kaynaktan gelen mesaja alıcının gösterdiği tepkinin tekrar kaynağa ulaşması sürecidir. Eğer dönüt sağlanamıyorsa iletişim tek yönlüdür.
İletişim bağlantısını oluşturabilmek kazanılmış bir davranış ve beceri ürünüdür. Aynı şekilde, bir araya gelip de, zaman içinde tozu dumana katarak birbirleriyle öfkeli bir mücadeleye girebilmek de kazanılmış bir davranış ve becerinin ürünüdür.
Bu anlamda kişiler ya iletişimi yada iletişimsizliği becerirler. Bu beceriyi anlayıp, nasıl oluştuğunu görebilirsek, iletişim olarak tanımladığımız o son derece temel süreci kavramış oluruz.
Öncelikle, "İletişimin Düşünsel Altyapısını" inceleyelim.
İLETİŞİMİN DÜŞÜNSEL ALT YAPISI
Sağlıklı bir iletişimin oluşabilmesi, iletişime ilişkin "gerçekçi" düşünce alışkanlıkları geliştirmeye bağlıdır.Öncelikle burada sözü edilen"Gerçekçilik" kavramından neyin kastedildiği üzerinde durmakta yarar vardır.Çevre ile ilişkilerimizde, en somut anlamda bağlantılarımızı, duyularımız aracılığı ile yaparız .
Çevreyi, ilk elde dokunarak, görerek, koklayarak ve tadarak algılarız. Bu ilk algı temaslarından alınan veriler beynimize iletilir ve daha önceki yaşantılarla kıyaslanarak bir anlama oturtulur.
Bu aşamadaki süreç son derece önemlidir; çünkü, zihin gözümüzün resim dili, yani hayâl gücümüz bu aşamada devreye girer. Hayâl gücümüzün de duyuları vardır. Orada da, çevreyle ilgili canlandırdığımız resimlerde koklar, dokunur, görür, tadar ve işitiriz.
İşte "gerçekçiliğin" tanımı buradadır :
Dış çevrenin, hayal gücümüzde algılanışıyla, gerçekte, duyularımızla algılanışı birbirine ne kadar benzer yada örtüşük ise, o oranda gerçekçi değerlendirme yapılabilecektir.
İletişimle ilgili davranışlarımızı 4 başlık altında inceleyebiliriz.
Bunlar ;
Düşündüğümüz Gibi Davranırız
Açı Farklılıkları
İhtimalli Düşünme
"Yapanı" değil, "Yapılanı" Değerlendirme
Şimdi, sırasıyla bu davranışları inceleyelim.
1- Düşündüğümüz Gibi Davranırız
Sağlıklı iletişimde bulunabilmek için kişilerin davranış ve duygusal tepkilerinin, düşünceleri, inanış biçimleri, olaylarla ilgili geliştirmiş oldukları bakış açılarının ürünleri olduğu düşünce biçimini kabullenmiş olmak önemli bir ön şarttır.
Böyle bir kabullenmeye yanaşılmadığı taktirde, karşımızdaki kişinin davranış ve duygularını değiştirme gücünü kendimizde görecek ve benzer olarak, kendi duygu ve davranışlarımızdaki değişimi de karşımızdaki kişinin bize gönderdiği mesajlarda arayacağız.
Kendi duygularının nedenlerini, kendi içlerinde değil de, karşısındaki kişinin yaptıklarında arayan iki insanın zaten iletişim sürecini başlatıp yürütebilmeleri mümkün olmayacaktır. Olsa olsa, birbirlerini karşılıklı etkilemeye çalışabileceklerdir (etkileşim).
Kişi A : Geçen gün beni görüp selam vermedin. Beni çok kırdın. Senin için bu kadar önemsiz olduğumu bilmiyordum.
Kişi B : Çok özür dilerim. Bilerek olmadı valla. Seni kırmak ister miyim ? Sen tabiî ki beni için çok önemlisin.
Kişi A : Beni rahatlattın.
Yukarıdaki konuşma, iletişim değil, etkileşim örneğidir. A, B'yi, kırgınlık duygusundan sorumlu tutmaktadır. Oysa, açıktır ki, A, B'nin ona bir gün selam vermeyişine "kendisini önemsemediği" anlamını yakıştırarak, kırgınlık duygusunu kendi kafasında üretmiştir. Hal böyle iken B'yi duygusundan sorumlu tutmakta ve B'de bunu kabullenmektedir. Yani, o da kendisinde A'yı kırma gücünü görmektedir.Öyle gördüğü için de, A'yı rahatlatmak için, onun kendisi için çok önemli biri olduğunu söyler.
Bu iki kişi açık iletişimde bulunduklarını sanabilirler. Ancak, yanılırlar. Evet, konuşmuşlardır. Ancak konuşmalarının ortaya çıkardığı temel olgu, birbirlerinin davranışlarını etkilediklerine inanıyor olmalarıdır. Her biri, kendi duygusunun seyrinin, karşısındakinin davranışlarına şartlanmış olduğuna inanmıştır.
Bu inanıştaki insanlar, iletişim yerine, her zaman etkileşim süreciyle sınırlı kalırlar.
2- Açı Farklılıkları
Gerçekçi iletişimde, bir olayın tümünün anlaşılması için, o olayla ilgili olan tüm açıların anlaşılmasının önemine inanılır. Her hangi bir açının "mutlak doğru" olamayacağı, sadece ve sadece "göreceli bir doğru olduğu" var sayılır. Bu varsayım temelde, insanlar arası ilişkiler dünyasının tartışma götürmez tek "mutlak doğrunun" sınırsız farklılıklardan oluştuğu inanışına dayanır.
Bu nedenle, gerçekçi iletişimi benimsemiş bir kişinin amacı, kendi göreceli doğrusunu veya farklılığını çevresindekilere zorlamak değil, farklılıklar arasında aynılıkları yakalamaktır.
İletişim becerisi, olaylara farklı açılardan bakabilme esnekliğini gerektirir. Tek açıya bağlı kalma, iletişim becerisini, iletişimsizlik becerisine dönüştürür.
Algılanan bir olayın anlamı, olayın kendisinden çok, ona bakılan açının bir işlevidir. Örneğin, temmuz sıcağında tatile çıkan bir aile için yağmur, tatil günlerinden çalan bir hırsız olarak yorumlanabilecek iken, ekini su bekleyen çiftçi için bir kurtarıcı, olarak değerlendirilecektir.
İletişim becerisi, kişiden, karşı karşıya kaldığı olayla ilgili, olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmayı, soruşturmayı ve bütünleştirmeyi içerir.
Bu beceriyi kazanmış birisi, kendisine yöneltilen bir uyarı, eleştiri veya şikayet karşısında, tek açı yerine, bir çok açıdan anlam verme yeteneğine sahip olabilecektir. Örneğin ona göre, eleştirel bir davranışın anlamı;
suçlama, veya
başkaldırı, veya
haklı çıkma, veya
yardımcı olma, veya
ilişkiyi geliştirme vb. niyetleri yansıtıyor olarak görülebilecektir.
3- Geçmiş, Gerçekleşmiş İhtimaller, "Şimdi" ve Gelecek, Gerçekleşecek ihtimallerdir.
İhtimalli düşünme alışkanlığı, durumlar arası, insanlar arası, düşünceler arası farklılıklar ve henüz yaşanmamış geleceğin belirsizliği ile sağlıklı, verimli ve gerçekçi bir şekilde başedebilmek için iletişim becerisinde önemli bir yer tutan, bir başka düşünce biçimidir.
Her şeyin belirgin olduğu durumlarda, karar vermek, plan yapmak, zamanı denetlemek ve çözüm geliştirmek son derece kolaydır. Gelecek zamana yolculuk veya insanlar arası ilişkiler dünyasına hakim olan renklilik ve farklılık ile başetme, sisli bir yolda yürümeye çok benzer. Bir yolcu otobüsünün sise girdiğini düşünelim,bu durumda kişiler çeşitli tepkiler verir. Kimisi dua etmeye başlar. Kimisi, gözlerini kapatır. Kimisi, yola ve sürücüye daha dikkatli bakmaya başlar.Burada, görülebilir alan ve görünmezlik sınırı herkes için aynıdır. Herkes için aynı olmayan, sisli yolda ilerlemeyle ilgili geliştirilen tarzdır. Geliştirilen üç tarzdan bahsedilebilir.
Birinci tarzda, gözler hemen ayak uçlarındaki belirginliğe dikilebilir. Bu yapıldığında, görülebilir alanın en net bölümü dikkate alınıp, diğer görünebilir alanların dikkate alınmaması söz konusudur. Tabir yerindeyse burnunun ucundan başka bir yeri görmediği için, olası riskleri kestiremeyecektir.
İkinci tarz, birincisinin tam tersidir. Bu tarzda kişi gözünü görünmezlik çizgisinin ötesine diker ve orada neler olduğunu seçmeye, anlamaya çalışır. İşte bu noktada zihin gözü devreye girer. İki gözün göremediklerini canlandırmaya başlar. Bu bağımsız ayrıcalığı ile rahatlıkla "kendi kendine gelin, güvey" olabilir. Bu tarzın temel sorunu, zihin gözünde oluşan resimlerin, bir senaryo (bir varsayım) olmalarına rağmen, gerçekte karşılaşılacak gerçekler olarak kabul edilmesidir.Bir diğer sorunda, görülebilir alan içerisindeki risklerde göz ardı edilecektir.
Daha gerçekçi bir üçüncü tarz ise şöyle tanımlanabilir. Burnumuzun ucuyla görünmezlik çizgisi arasındaki alanın görülmesi. Bu tarzda ilerleyişte, dikkat görülebilir alanda gezineceği için, olası riskler, engeller ve sorunlar seçilebilecek, uygun tedbirler alınabilecektir. İletişim becerisinin temelini oluşturan bu üçüncü tarzda vurgulanan, görünmeyenle değil, görünebilenle ilgilenmenin önemidir.
Görünenle değil de, görünmeyen ihtimallerle veya belirsizliklerle ilgilenmek, iletişim sürecini tıkayan, sorunlaştıran ve iletişimsizlik becerisi olarak tanımladığımız sürecin oluşmasına zemin hazırlayan belirli bazı düşünce biçimlerini gündeme getirir. Düşünce tarzlarında, çeşitli açılardan bakmayı ve çok ihtimalli düşünmeyi benimseyememiş kişilerde dikkati en çok çeken özellik, ihtimal kavramı ve gerçeğini yok saymalarıdır.
Bu düşünce biçimleri ;
1. "- Meli / Malı Terörü"
2. " Doğruluk Abideliği"
3. " Kutuplaşmış Düşünme"
Şimdi, bu düşünce tarzlarını gözden geçirelim:
-MELİ ve -MALI TERÖRÜ
İnsanın yaşaması için oksijen teneffüs etmesi gerekir.
Yer kürenin herhangi bir noktasından hareket eden birisinin, hiç sapmadan doğuya gitmesi halinde aynı noktaya dönmesi gerekir.
Ölmüş birinin kalbinin çalışmaması gerekir. Örnekler arttırılabilir. Bu ifadelerin her biri bir yasa tanımıdır. İhtimallerden arınmış yasalardır. Yani, (A) olması için, (B) Olmalıdır. Bir başka seçenek yoktur. Gerçek anlamda seçeneği olmayıp da, bir mecburiyet olarak hayatımızda var olan olaylar oldukça sınırlı olmalarına rağmen, olayların çoğuna, seçeneksiz mecburiyetlermiş gözüyle ve diliyle yaklaşmak bir çok probleme sebep olur.
Bir uç örnek alalım. Ayakkabı giymek bir zorunluluk mudur? Cevabınız evetse, çoğu kişinin yanılgısına sizde düşmüş olursunuz. Bu bir tercihtir, dilersek ayakkabı giymemeyi de tercih edebiliriz. Ayakkabı diye bir kavramın bile olmadığı bir kabile toplumunda da oksijen bir mecburiyettir.
Görünen odur ki, insan ilişkilerimizde, temelde tercih olan davranış seçeneklerini veya eğilimlerini düşüncelerimizde rahatlıkla "yasalaştırabilmekteyiz."
Bir kurumda yönetici olarak çalışan birisi, artık neredeyse sürekli yaşadığı öfkenin biriktirdiği gerginlikle psikolojik danışmana başvurmuş. Neden uzmana bu kadar geç başvurduğu sorulduğunda, cevabının, "Sorunları benim tek başıma halletmem gerekirdi." olması dikkat çekmiş. Görüşmenin hemen başında, belirli bir sorunun tek başına veya bir uzmanla birlikte çözme seçenekleri veya tercihlerinin, bu yöneticinin kafasında "kendisinin çözmesi gerektiği " yasasına dönüştüğü görülmüş. Görüşmenin daha sonraki bölümlerinde, bu kişinin öfkesinin temelinde, iş yerinde birlikte çalıştığı kişilerin uymalarını şart koştuğu oldukça uzun " yasalaştırılmış" tercihler listesine sahip olduğu tespit edilmiş.
Yasalaştırdığı bazı tercihlere göre, elemanlar işlerini sevmeliydi;
lüzumsuz konuşmamalıydı (neyin lüzumlu, neyin lüzumsuz olduğu ona göre belirlenmişti) ; raporlar hatasız hazırlanmalıydı; toplantılarda aptalca önerilerde bulunulmamalıydı;
eleman, kurumun amaçlarını kendi amaçlarıymış gibi benimsemeliydi; sorumluluk hissetmeliydi; itiraz etmemeliydi;
pürüz çıkarmamalıydı; ukalalık etmemeliydi; -meliydi, -malıydı, -meliydi, -malıydı.......
Öyle belli idi ki, bu yönetici kendi kafasında, dünyasının nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir tablo çizmişti. İş ortamında bir elemanın kendisininkinden farklı olan tercihini, kendine göre, özel anayasasının bilmem kaçıncı maddesinin ihlali olarak görüyordu. Her ihlal ona göre yapılmaması ve cezalandırılması gereken bir suç ve yanlıştı...
Bu örnekteki yönetici, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, iki gözüyle rengarenk gördüğü, farklılıkların ve seçeneklerin temel bir olgu olduğu, insanlar arası ilişkiler dünyasını kafasında, zihin gözünde, tek renkli görüyor ve çevresindeki kişilerin bu tek renge uygun davranmalarını sağlama gibi imkansız bir amaç güdüyordu.
DOĞRULUK ABİDELİĞİ
İki gözün algıladığı rengarenk dünyanın ağır bir ihlali olan -meli/-malı' lı düşünme biçiminin bir alt türüdür. Doğruluk abideliğinde,
iki gözün gördüğü rengarenklik, zihin gözünde de, o haliyle resmedilebilir. Ancak, kişinin aslında tercihi olan bir kaç renk "doğru " olarak ilan edilir. Bu düşüncenin mantığına göre bu renklerin dışında kalan her renk yanlıştır. "Doğruluk abideliğine" kendini adamış iki insanın, iletişim niyetiyle giriştikleri ilişkinin, doğruların ve yanlışların mücadelesine dönüşmüş bir iletişimsizlik becerisi sergileyeceklerini düşünmek zor olmayacaktır. Çoğu bozulan ve biten insan ilişkisinin temelinde işte bu beceri yatar.
Yani kişilerin karşılıklı olarak, aslında kişisel bir tercih olmaktan öteye gitmeyen isteklerini, bir doğruymuşçasına ısrarlı savunuculuğunu yaparak farklılıklara kendilerini kapatmış olmaları, ilişkilerin kuruyup yok olmalarına neden olan en önemli gerekçedir.
KUTUPLAŞMIŞ DÜŞÜNME
Bu düşünce tarzı, dilimizde, "olaylara siyah-beyaz bakma" olarak zaten yer etmiştir. Daha önceki tariflere göre tanımlarsak, iki gözümüzün insanlar arası ilişkilerde algıladığı rengarenkliğin zihin gözünde siyah-beyaz dışındaki tüm renklerden arındırılmasıdır. Dolayısıyla, olaylarla ilgili değerlendirmeler, "ya hep, ya hiç" veya "ya böyledir ya şöyle" gibi kutuplar arası bir düşünme tarzına mahkûm edilmiştir.
"Bu iş ya böyle yapılır, ya da hiç yapılmaz",
"Bu konuda ya beni desteklersin, ya da karşı tarafa geçersin ",
"Bu işin ortası yoktur",
"Hata yaptığın an gözümden düşersin",
türü ifadeler, kutuplaşmış düşünme tarzının insanlararası farklılıkların hâkim olduğu bir dünyaya yaklaşımdaki acımasızlığı ve gerçekçilikten uzaklaşmışlığı açıkça sergilemektedir. Farklılıklar dünyasında, kutuplar arasında yapılan böylesi katı ve dar açılı bir yolculuğun her hangi bir ilişkide yaratacağı sürtüşmeleri ve çatışmaları düşünmek her halde zor değildir. İnsanın fıtratında olan güdülerin başında, hayata belirginlik kazandırma çabası gelir.
Neyi ne zaman yapmalı veya yapmamalıyız ?
Kim bizi seviyor, kim sevmiyor ?
Kim bize benzer veya benzemez ?
Kime güvenmeli, kime güvenmemeli?
Öğretmen benim hakkımda ne düşünüyor ?
Bu liste alabildiğine uzayabilir. Her bir soru, hayatımızda belirginlik arayışlarımızın bir ifadesidir. Kuşkusuz hayat, belirsizlikler ve ihtimaller karşısında, belirli seçenekler karşısında kararlar vererek ilerleme becerisidir. Ancak bazılarımız, bu beceriyi sisin görünmeyen yerlerinde de kullanmaya kadar götürerek, hayatı, sadece hayalimizde resmedildiği haliyle yaşama eğilimi gösteriyoruz. Temeli varsayıma dayalı bir düşünce tarzı, maalesef, zaman içinde bazılarımıza " gerçekte var olan doğrularmış" gibi gelebilmektedir.
Örneğin iş veriminin (başarının) düşük olduğu bir ortamda sadece olası seçeneklerden bir tanesi olan, "öğrencilerin derse çalışmadığı, bu yüzden kırık not almaları gerektiği", kafamızda net bir doğru olmuş ise bunun dışındaki seçeneklere kapanacağız.
Çünkü herhangi başka bir seçeneğin, böyle bir sorun karşısında belirsizlik yaratabileceğinden korkmaya başlayacağız. Belirsizlikle uğraşma yerine, dünyayı, kafamızdaki varsayımsal belirginliği koruma adına (Öğrenci kırık not almışsa, öğrenci dersine çalışmamıştır.) kendi eksenimiz etrafında dönmeye zorlayacağız
İşte -meli'li, doğruluk abideliği ve kutuplaşmış düşünce tarzları, belirsizlik karşısında duyusal doğal veya içgüdüsel bir rahatsızlığı, abartarak tahammülü zor bir düzeye çıkardıktan sonra, sadece kendi kafamızda ve hayalimizde sağladığımız yapay bir belirginlikle giderme alışkanlığının en somut belirtileridir.
4- "Yapanı " Değil, "Yapılanı" Değerlendirme
Gerçekçi iletişim becerisinin temelinde yatan önemli bir başka düşünce biçimi, iletişim sürecinde değerlendirme ve kıyaslamanın ilgi odağı, bireyin "tüm varoluşuna veya kişiliğine" değil, bu varoluşun kesitlerine, yani özelliklerine, becerilerine ve davranışlarına yönlendirir.
Başlıktada özetlendiği gibi, bireyin kişiliği değil, ortaya koyduğu " performans veya davranışın " değerlendirilmesi asıl odak noktasını oluşturur.
Örnek olarak, bir öğrenci verilen ödevlerden 5'inde başarılı, 5'inde başarısız. Bu öğrenci başarılı bir öğrenci mi? başarısız bir öğrenci mi?
Burada öğrenciyi değil de yaptığı işi değerlendirirsek, bu sorun ortadan kalkar.
Cevabımız şu olur/olmalıdır:-Öğrencinin yaptığı 5 iş başarılı, 5 iş ise başarısız.
İLETİŞİM, EMPATİ ve HİYERARŞİ
Birey, insanlık yolculuğuna toplumu oluşturan kurumların en küçüğü ve en önemlisi olan ailede başlar. Anne, baba ve çocuktan oluşan ilk hiyerarşik yapılanma içerisinde yerini aldığı da söylenebilir. Bireye, yolculuğu için gerekli olan bilgi, beceri ve tutumlar öncelikle aile kurumu içerisinde kazandırılmaya çalışılır. Kazandırılan davranış değişikliklerinin en önemlileri arasında, diğer bireylerle yolculuk sırasında nasıl bir iletişim kuracağının öğretilmesi sayılabilir.
"İlk ağlama" çocuğun, anne ve babasıyla kurmaya çalıştığı ilk iletişim denemesi olarak kabul edilebilir. Ağlamanın nedenlerini çözemeyen anne ve baba, çocuğuyla ilk iletişim çatışmasını ve mutsuzluğunu yaşamaya başlar. Çünkü toplumsal ve bireyler arası ilişkilerde mutluluğun yakalanması, paylaşılması ve anlaşılmasının önemli olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Çatışmalardan
kurtulmanın ve mutluluğu yakalamanın, etkin iletişimle mümkün olacağı görüşü günümüzde artarak değer kazanmaktadır. Mutluluk gerçekten önemli midir? Önemliyse bireylerin performansını ne kadar etkiler? soruları birey, aile ve kurumlar açısından yeni iddia ve yaklaşımları gündeme getirmektedir.
Bireyin yaşamında mutluluk önemli bir yer tutmakta ve yaşamını etkilemektedir. Hem ortak deneyimler hem de psikolojik araştırmalar kişisel ilişkilerin önemli bir mutluluk kaynağı olduğunu göstermiştir. Tatminkar ve etkin iletişim yaşayan insanlar, bunu yaşamayanlara oranla daha mutlu ve sağlıklıdırlar. Mutluluğu yakalamış kurumlarda ise verimliliğin arttığı ve bireylerin kendilerini kurumlarının bir parçası olarak gördükleri söylenebilir.
"Bilgi üretim ve akışının hem bireyler arası hem de kurumlar arası ilişkileri belirlediği, bilginin kütlesel düzeyde üretilip, tüketildiği" bilgi toplumlarında, ilişkilere bilgi ve etkin iletişimin kaynaklık ettiği gözlenmektedir. Kurum içi bireyler arası ilişkilerde, çalışanların mutluluğu ve bu mutluluğun ürüne (mal-hizmet) tercih edilmemesi, toplam kalite yönetiminin de temel değerlerindendir.
Günümüzde hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Bireylerin mutluluğu ve kurumların başarısı kendilerini bu değişime adapte etmeleriyle doğru orantılı olarak görülmektedir. Çünkü değişim zaten hızlı veya yavaş devam ediyor ve insanların işlerini en iyi yapma arayışları (toplam kalite) da bu bağlamda sürüyor. Hem değişim hem de işi en iyi yapma arayışları kurumları yenileşmeye taşımaktadır.
Kalitenin günümüzde giderek değer kazanması ise kurumları toplam kalite standartlarını araştırmaya ve uygulamaya yöneltmektedir. Bireyler ve kurumlar yenileşme (toplam kalite) arayışlarında "Eylem Çelişkisine" yakalanabilmektedirler. Eylem çelişkisi, yaptığınızı daha iyi yapmak için daha çok çalışmanın başarı getirmeyeceği gerçeğidir. Eylem çelişkisini etkin iletişimle ortadan kaldırarak olumlu sonuçlara ulaşmak mümkün görülmektedir.
- İLETİŞİM NEDİR VE NASIL GERÇEKLEŞİR ?
Toplum ve kurumları oluşturan bireylerin birbirlerini etkileme çalışmaları, bireylerin mutluluğuna ve verimliliğine atılan adımlardır. Etkileme faaliyetlerini "bireyler arası ilişkiler" olarak adlandırabiliriz.Bireyler arası ilişkiler bağlamında iletişimi kısaca açıklamak gerekirse; "İletişim, bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci" dir. Genel anlamda ise; "Nitelikleri ne olursa olsun, iki sistem arasındaki bilgi alış verişini iletişim" olarak kabul edebiliriz.
İletişim, iş ve sosyal ilişkilerde başarıya kaynaklık eder. Fikir ve deneyimlerimizi paylaşmak, ilgilendiğimiz alanları geliştirmek ve
insanlara isteklerimizi açıklamak için iletişim beceri ve stratejilerine gereksinim duyarız. Duygu ve içgüdülerimizi açıklamak için dil ve vücut diline dayalı iletişim yöntemleri geliştirmemiz gerekir. Etkin bir iletişim kurulabilirse, bireyler hayatlarını olduğu gibi yaşamak yerine, kendi dünyalarını şekillendirebilirler.
1) İletişim Nasıl Gerçekleşir?
Yukarıdaki tanımlar irdelendiğinde iletişimi oluşturan dört temel kavramdan bahsedilebilir. Bu kavramlar sırasıyla; birim (kaynak-hedef), birbiriyle bağlantılı olma, mesaj (bilgi) ve alış-veriştir. Yaşamımızda kurduğumuz iletişimlerden birini örnekleyecek olursak:Ast ağır rahatsızlık geçiren eşini hastaneye götürmek için üstünden izin isteyecektir. Kapıyı çalar, selamını vererek içeriye girer ve "Yarın sabah eşimi doktora götüreceğim!." der. Üst izin yerine yargı içeren bu istemi "Zaten sen izini almışsın. Niye soruyorsun ki?" der ve reddeder.
Yukarıdaki örneğimizde, "kapsam çatışması" yaşanmış ve ast-üst arasında bireylerin istediği verimlilikte bir iletişim kurulamamıştır. Bu örnek model haline getirildiğinde; ast ile üst arasındaki konuşmada; ast kaynak birimi, üst ise hedef birimi oluşturur. İki birim arasındaki mesajların (izin istemi) gidip gelebileceği bir kanal (alış-veriş) vardır. Bütün bunların bulunduğu iletişim ortamı da bütün kavramlara tek tek tesir eder. Kurulan iletişimi etkileyen faktörler; "öz-imaj, ifade netliği, dinleme becerisi, duyguların yönetimi, öğrenme ve kendini ifade etme" olarak sıralanabilir.
2) İletişimde Anlayabilmek
"Bilmek, anlamak ve yaşamak." eğitimcilerin bireylerde gerçekleştirmek istedikleri davranış değişikliklerinin basamaklarını oluşturmaktadır. İstenilen davranış değişikliğine ulaşmak her basamağın kendi içerisindeki gereklerini de yerine getirmekle sağlanabilir. Bireyin anlamlandıramadığı bilgileri yaşantısında da uygulaması mümkün görülmemektedir. İletişim sürecinin dinlemeyi izleyen aşaması, esasen anlamayı hedefler. Gelen iletiyi (mesajı) anlayabilmek, en genel anlamıyla, konuyu "karşı açıdan" görebilmek demektir. Anlayabilmek, bir olayla ilgili yürütülen farklı düşüncelerin her birinin oturdukları mantıkların kendi içlerinde tutarlı oldukları varsayımını temel alır. Buna göre, düşünceler arasında "doğru-yanlış" veya "haklı-haksız" gibi ayrımlar anlamsızdır. Anlamanın temelinde yatan bu varsayımın anlamlı gördüğü tek şey düşüncelerin birbirlerinden olan farklılıklarıdır. Her düşünce, bir bütünü bir kenarından yakalamış, o kesiti anlamış ve anladığını da tutarlı bir mantık silsilesi ile kendi içinde "doğrulaştırmış" bir açıdır, bir penceredir. İletişimde, bütünü anlamak, ona bakan açıları anlamayı gerektirir.
Örneğimizde ast kendi alt kültüründen kaynaklanan bir söylem hatası yapmıştır. Aslında ast "Sayın üstüm eşim kendi başına hastaneye gidemeyecek şekilde rahatsız, yarınki işlerimi arkadaşlarımın da yardımıyla yaptım ve bekleyen herhangi bir işim yok. Hastane işlemlerinde eşime refakat edebilmek için izin istiyorum." demek istemiştir. Üst söylem hatasından kaynaklanan bilgiyi, eğitimci yönünü de kullanarak "Üstü izin vermeye mecbur bırakacak bir tarzda izin istememelisin. şöyle, şöyle (yukarıda açıklandığı gibi) izin istemeliydin." demeli; kendisini anladığını, eşinin tedavisi için neler yapabileceğini sormalı ve geçmiş olsun temennisiyle izin vermelidir. Böylece hem astının hatasını düzeltmiş hem de iletişim çatışmasına girmemiş olacaktır.
İletişimi anlamlandırmak, iletişim sürecine -alıcı ya da verici olması fark etmez- karşımızdakinin gözleriyle bakmakla sağlanabilir.
B- EMPATİ
Gerçek hayattan uyarlanmış bir örnekle empati ve empatik iletişim konularına geçmek yararlı olabilir. Ast koşa koşa üstünün odasına gelir. Heyecandan ve aceleden kapıyı çalmadan odaya girerek isteğini anlatmaya başlar. Üst sert bir ifadeyle; "Niye kapıyı çalmadan içeriye giriyorsun? Görmüyor musun, telefonla konuşuyorum, çık ve daha sonra gel" "bir daha geldiğinde de kapıyı çalmayı ve tekmil vermeyi unutma!" der ve astı odadan çıkarır. Dışarıya çıkarılan ast, üstüne, öğle tatilinde voleybol oynarken yere düşen ve başını taşa vurarak baygınlık geçiren arkadaşının durumunu anlatmak istemektedir. Her ne kadar astın yaptığı kurumsal kurallara uygun değilse de üstünden saygı ve anlayış görmemesi de o oranda uygun değildir. Üst astıyla kuracağı iletişimle hem problemi çözüme kavuşturmalı hem de eğiticilik görevini yerine getirmelidir.
Bireyler arası ilişkileri olumlu ya da olumsuz olarak etkileyen üç etmen üzerinde durulabilir. Bunlardan birincisi, bireyin başkaları ile olan iletişiminde SAYGI ilkesine yer vermesi ve onları kendilerine özgü nitelikleri ile kabul edebilmesidir. İkincisi, bireyin karşısındaki bireyi mümkün olduğu kadar EMPATİK bir anlayışla dinlemesidir. Üçüncüsü, ise bireyin içi-dışı ve özü-sözü bir olmasını ifade eden BAĞDAŞIM ilkesidir. "Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması" şeklinde tanımlanabilir.
Carl Rogers'in 70'li yıllarda ulaştığı empatik anlayış, bugün çoğunluğun üzerinde uzlaştığı bir tanıma dönüşmüştür. Katı bir nitelik taşımayan söz konusu tanım, genel çizgileriyle şöyledir: "Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumun ona iletilmesi sürecine empati" adı verilir.
Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir. Bu arada onu eleştirmek ve yargılamaktan kaçınılması önerilir. Bireyleri en çok tedirgin eden şeylerden biri başkaları tarafından eleştirilmektir. Empatik dinlemede birey karşısındakini ne över, ne yargılar ne de suçlar ama onu anlamaya çalışır. Bu anlayış insanların birbirlerine yaklaşmasına ve aralarında gerçeğe dayanan sevginin gelişmesine yol açar.
1) Empatik İletişimin Ögeleri
Bireyin karşısındaki bireyle empatik iletişim kurabilmesi için gerekli olan öğeleri şöyle sıralayabiliriz:
a) Empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, olayları onun gibi algılamaya ve yaşamaya çalışmalıyız. Empati kurmaya çalıştığımız kişinin rolüne kısa bir süre için geçmeli "sanki o kişiymişçesine" düşünmeye ve hissetmeye çalışmalı sonra tekrar kendi yerimize geçmeliyiz. Yani; kısa bir süre karşımızdaki kişinin yerine geçmeliyiz.Üst aceleyle içeriye giren astıyla empatik bir iletişim kursaydı, "Astımı, bu kadar telaşa düşüren bir olay olmalı" diye düşünür. Hemen telefonunu kibarca özür dileyerek kapatır ve astına sebebini sorardı. Olayı dinler, çözümler ve sonra "Herhalde ben de herhangi bir arkadaşımı o durumda görseydim aynı telaş ve korkuyu yaşardım" diye düşünürdü. Üst "sanki o kişiymişçesine" düşünmeden tekrar kendi yerine geçer ve astını görüşmek için yanına çağırırdı.
b) Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gerekir. Garip gelebilir, fakat çoğumuz iletişimin insandan insana bilgi aktarımıyla ilgili olduğunu genellikle unuturuz. Mesaj alan ve veren bireylerin farklı insanlar olduğu, bu insanların farklı ihtiyaçları, ilgi alanları, amaçları ve hayata farklı bakış açılarının olduğu unutulmamalıdır. Eğer üst, astının davranışlarını kendisini onun yerine koyarak anlamaya çalışsaydı "Onu çok iyi anlıyorum ama bu kadar da telaş olmaz ki. Yaptığı affedilir gibi değil!" diye düşünseydi; konuyu yanlış anlayacağından empatik iletişim de kurulmamış olacaktır.
c) Empati tanımındaki son öge ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi (feed-back) davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile, eğer anladığımızı ona ifade edemiyorsak empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.
Birinci ögenin sonunda doğru empatik iletişim kuran üstün, görevini yerine getirdikten sonra astını yanına çağırması gerektiğini belirtmiştik. Üst astının davranışlarını doğru olarak anladığını ifade ettikten sonra; "Duygularının baskısı altında kalırsan hareketlerini kontrol edemezsin, bu da seni yanlış davranışlara götürür. Arkadaşın için duyduğun telaş güzel, fakat, odaya girişin ve olayı anlatışın yanlış. Heyecan anında duygularını şöyle şöyle (Bireyden bireye değişir.) kontrol etmelisin" diyerek açıklamada bulunması gerekirdi.
Empatik iletişimde hem verici hem de alıcı empatik davranışlar göstermelidir. Diğer bir ifadeyle "İki birim (ast-üst) arasındaki duygu ve düşüncelerin doğru anlamlandırılması, hissedilmesi ve iletilmesini empatik iletişim" olarak ifade edebiliriz.
C- HİYERARŞİ ve EMPATİK İLETİŞİM
1) Hiyerarşi
Hasan dört yaşındadır. İki yaşındaki kardeşi Hüseyin yaramazlık yapınca bir "şaplak" konduruverir ve "Bir daha yaramazlık yapma, büyüklerine karşı saygılı ol" diye ekler. Bunu gören babası Hasan'a bir "şaplak" kondurur ve "Sen kendinden küçükleri dövmeye utanmıyor musun?" diye bağırarak ekler. Hasan "Demek ki ben babamla yaşıtım (!)" diye düşünür. O sırada kapı çalar dede içeriye girer ve sevgili torunun ağladığını ve babası tarafından dövüldüğünü öğrenir ve babaya bir "şaplak" kondurur ve "Sen kendinden küçükleri dövmeye utanmıyor musun?" diye bağırarak ekler. Hasan ve Hüseyin aile kurumu içerisinde "Büyüklerin söylediğini yap, yaptıklarını yapma" söylemiyle karşılaşmışlardır. Gelecekte büyüklerinin izinden gitmeleri beklenen Hasan ve Hüseyin'in aynı hatayı yapmaları beklenir. Çünkü problemin çözümünde dövmeme ve etkin iletişim yöntemlerini görmemişlerdir. Hasan ve Hüseyin "Büyük deli, küçük deli, beşikteki başını sallıyor..." atasözünü yanlış çıkartmamak için, toplumdaki rolleri yükseldikçe, kendi rollerinden aşağı rollerde ve statüde olan insanlara karşı aynı hiyerarşik yöntemi kullanacaklardır.
Yukarıdaki örneğimizle aile içi hiyerarşiyi esprisel bir bakışla sunmaya çalıştık. Kurum içi roller, iş analizlerine göre planlanmaktadır. Sunulan hizmetin kalitesinin artırılması ise; kurumda çalışan her bireyin amaçları arasında sayılmaktadır. Bireylerin üretilen hizmete kolaylıkla ulaşabilmelerini sağlamak için ast-üst ilişkisine dayalı olarak kurumlar yapılanmaktadırlar. "Astlık-üstlük ilişkisi" hiyerarşi olarak tarif edilmektedir. Diğer bir ifadeyle hiyerarşi, kurumun "dikey" olarak yapılanması olarak adlandırılabilir. Ast-üst kavramları kurumun amaçlarını yerine getirirken sadece o kurum içi ilişkiler için geçerli olan kavramlardır.
Dikey yapılanmada ast-üst kavramları bir silsile özelliği göstermektedir. Yani; üst olan birey, bir başkasının astı, ast olan birey, bir başkasının üstüdür. Kurum amaçlarını gerçekleştirmek için değişik roller belirlenmiştir. Kurumun amaçları açısından, roller önemli ya da önemsiz olarak ifade edilemez. Her rol önemlidir ve kurum açısından önem taşır. Roller "Devlet Memurları Kanunun"da değişik hizmet sınıfları olarak belirtilmiştir. Kurum içi rollerine göre bireyler, diğer rollerdeki bireylerin ya üstü ya da astı konumundadır.
Yüksek Öğretim Kanununda öğretim üyesi ve görevlisi olarak bir ayırım yapılmaktadır. Ayrıca akademik ünvanlar; doktor, yardımcı doçent, doçent ve profesör şeklinde ast ve üst rollere ayrılmıştır. Aynı zamanda roller içerisinde kıdem esasına göre astlar ve üstler de vardır. Bu açıdan ünvanlı-ünvansız her personel birilerinin astı, birilerinin de üstü olduğunu akıllarından çıkarmamalıdır.
2) Hiyerarşi ve Empati
Ast üstünün kapısını çalar, selamını verir ve titizlikle hazırladığı yazıları imzaya sunar. Üst yazıları okuyarak imzalarken, ast saygı ifade eden duruşuyla ayakta beklemektedir. Telefon çalar ve üst telefonla konuşmaya başlar. On dakikalık konuşmanın sonunda yazıları imzalar ve ast selamını vererek odadan çıkar. Ast içeride kaldığı sürece "Üstüm bir üstünün yanında böyle bekletilseydi ne yapardı?" diye düşünür ve rahatsızlığını dolaylı yollardan başkalarıyla paylaşır ve üstüne de hissettirir.
Üst astıyla empatik iletişim kursaydı; "Ben üstümle görüşmeye girseydim ve beni yarım saat ayakta bekletseydi ne yapardım?" diye düşünür ve telefondaki kişiye "bir saniye" der ve astını "İstersen burada oturup bekleyebilirsin, istemezsen dışarıda da bekleyebilirsin, telefon görüşmem bittiğinde seni çağırırım" diyerek rahatlattıktan sonra telefon görüşmesine devam ederdi.
Kurum içi çalışmalarımızın gereklerini bir ast olarak yerine getirirken; üstlerimizden insan ilişkileri, meslek formasyonu ve ahlaki davranışlar olarak kendimize nasıl davranılmasını bekliyorsak, diğer kurumsal rollerde görevlerini yerine getiren bireylerin üstü olduğumuz düşüncesinden uzaklaşmadan ve "İğneyi
kendine, çuvaldızı başkasına batır" esprisiyle astlarımızın da bizim
üstlerimizden beklediğimiz davranışları bizden beklediklerini düşünerek hepsini astlarımızla paylaşmalıyız. Lord Cherstfield'in hayata dair söylediği şu söz bu konuda çok anlamlıdır: "Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkasına öğle davran."
Lord Cherstfield'in sözünü Jay Rifenbary tarafından altın kural olarak kabul etmektedir. Empatik iletişim içerin platin kuralı ise, "Başkalarına kendilerine davranılmasını istedikleri gibi davranın" olarak tanımlamaktadır. Üst astıyla yaptığı bir söyleşinin ardından arkadaşına, "Meslekte sevgi ve saygı kalmadı" der. Arkadaşının anlamlı bakışlarından kuvvet alarak "Şu konuşmaya, odaya girişe bak! Bunların hepsi asi" diyerek konuşmasını tamamladıktan sonra, biriken yazıları imzalatmak için üstünün yanına gider. Kapıyı çalarak içeriye girer. Üst bir arkadaşıyla konuşmaktadır. Konuşmayı keser yazıları imzalar ve astı dışarı çıktıktan sonra arkadaşına "Görüyorsun azizim kurumda sevgi saygı kalmadı, sorgusuz sualsiz içeriye giriyor" diyerek başını sallar.
Kurum içi çalışmalarımızın gereklerini bir üst olarak yerine getirirken; astlarımızdan insan ilişkileri, meslek formasyonu ve ahlaki davranışlar olarak kendimize nasıl davranılmasını bekliyorsak, diğer kurumsal rollerde görevlerini yerine getiren bireylerin astı olduğumuz düşüncesinden uzaklaşmadan ve "Ne ekersen onu biçersin." esprisiyle üstlerimizin de bizim astlarımızdan beklediğimiz davranışları bizden beklediklerini düşünerek hepsini üstlerimize göstermeliyiz.
Astlar üstlerin, üstler de astların yerine kendilerini koyarak aralarındaki mesajları anlamaları, hissetmeleri ve bu durumu birbirlerine iletmeleri sonucu empatik iletişim kurulmuş olacak, böylece çalışanların mutluluğu sağlanmış ve bunun doğal sonucu verilen ürünün (mal-hizmet) kalitesi de artmış olacaktır.
Hiyerarşik yapılanma içerisinde, ast-üst ilişkileri bağlamında kurulan empatik iletişim, HİYERARŞİK EMPATİK İLETİŞİM şeklinde ifade edilebilir.
3) Empati ve Yaşamak
Nasrettin Hoca eşeğinden düşer ve acıyla kıvranır. Başına toplananlar "Hemen bir doktor çağırın." diye bağrışırken, Hoca "Bana doktor değil, eşekten düşmüş birini bulun." diye bağırır. Hoca bu düşüncesiyle eşekten düşenin çektiği acıyı, en iyi, eşekten düşenin anlayacağını ifade etmektedir. Bireyler mevcut bilgileri ve deneyimleriyle durumu değerlendirerek empatik iletişim kurmakta ve anlamaya çalışmaktır. Olay bireylerce tam olarak anlaşılmamış olabilir ama bireyler tecrübeleriyle düşmeden kaynaklanan acıyı belirli bir oranda anlayabilirler.
Empatik iletişimin öğelerinde anlamaya çalışmayı özenle vurgulamaya çalıştık. Olayı yaşamak kavramı, ne tanımın ne de öğelerin içerisinde ifade edilmemektedir. Çünkü empatik iletişim, olayları yaşamayı değil anlamayı öğütler. Anlamaya çalışma eğitimle geliştirilebilir.
"Sen" Mesajı Yerine "Ben" Mesajı
"Ben" dili, kişinin o anda karşılaştığı durum veya davranış karşısında, kişisel tepkisini duygu ve düşüncelerle açıklayan bir ifade tarzıdır. Duygu ve düşüncelerimizi içtenlikle ifade etmemizdir. Başkalarıyla ilgili değerlendirme ve yorumlarımızı değil, kendi duygu ve yaşantılarımızı açıklarlar. "Ben" mesajını duyan kişi, karşısındakine ne hissettirdiğini öğrenir ve eğer bu olumsuz bir duyguysa, kendi isteğiyle davranışını değiştirir ya da değiştirmez. Yani davranışının sorumluluğu tümüyle kendine aittir. Suçlama olmadığı için "ben" mesajı ile gönderilen iletiler, genellikle gönüllü bir farklı davranma çabasına zemin hazırlayabilir. "Ben" dilinin en önemli yararı ise, karşımızdaki kişiye "ben böyle hissediyorum ama bu davranışın herkese böyle hissettirmeyebilir" anlamını içeren bir ileti gönderildiğinden, onun suçlanmadan kendini gözden geçirmesine olanak tanımasıdır. Çünkü kesinlik içeren yargılamalar karşısında özellikle çocuklar, ne yapacaklarını bilemezler.
---"Sen" mesajı yerine...
- Baba: Çok kabasın! Her zaman sözümü kesiyorsun!
---"Ben" mesajı verin...
- Baba: Bir şey söylemeye başlayıp ta bir türlü sonunu getiremediğim zaman çok rahatsız oluyorum.
---"Sen" mesajı yerine...
- Anne: Kes şunu!! Çekiştirip durma kolumu!!
---"Ben" mesajı verin...
- Anne: Kolumun çekiştirilmesinden hoşlanmıyorum.
---"Sen" mesajı yerine...
- Baba: Her akşam aynı şey, tutturuyorsun oyun oynayalım diye! Benim yorgun olabileceğim hiç aklına gelmiyor değil mi? Yaramaz ve şımarık bir çocuk gibi davranıyorsun!
---"Ben" mesajı verin...
- Baba: Bu akşam çok yorgun hissediyorum canım. İstersen oyun oynamayı başka bir akşama erteleyelim.
"Sen" mesajı iletişimi engeller. Sen mesajı, sen dilidir ve genellikle kızgınlık ifadesi için kullanılır. Sen mesajları, bizim hakkımızda bir ileti göndermez, odak hep karşımızdaki kişidir. "Ben" mesajı gönderen kişi, kendi hakkında yaptığı değerlendirmeyi karşısındaki kişiyle paylaşmak isteğindedir. "Ben" mesajları karşımızdaki kişiyi suçlayıcı ifadelerden arınmış ve tümüyle kendi duygu ve düşüncelerimizi içerdiğinden, iletişimin olumlu sürmesine yardımcı olabilirler. Kızgınlık hissettiğimiz durumlarda, bunu "ben" mesajı ile iletmemiz, karşımızdakinin savunmaya geçmesini, öfkeyle karşılık vermesini, kendini kıstırılmış hissetmesini, suçlanmasını ve konuşmaktan kaçınmasını engelleyebilir. Size sözle saldırılmadığı sürece, rahatsızlığını ve kızgınlığını dile getiren biriyle anlaşmak mümkündür. Ne dersiniz?
Aile ve Kişilerarası İletişim
Aile, içinde insan türünün belli bir biçimde üretildiği, topluma hazırlanma sürecinin belli bir ölçüde ilk ve etkili bir biçimde cereyan ettiği, cinsel ilişkilerin belli bir biçimde düzenlendiği eşler, çocuklar (ailenin biçimine göre başka yakınlar) arasında belli bir ölçüde içten, sıcak ve güven verici ilişkilerin kurulduğu, yine içinde bulunan toplumsal düzene göre ekonomik etkinliklerin az ya da çok yer aldığı toplumsal bir kurumdur (Ozankaya, 1991, 126).
Simpson, (1987, 53)'e göre ise aile, "kişilerarası iletişimde en önemli unsurdur." Ayrıca Simpson (1987) bireyin, içinde bulunduğu ortamın etkisiyle gelişen bir varlık olduğunu; dolayısıyla bireyin kişilerarası iletişim örüntüsü, kişinin içten gelen uyarılar, duygu ve isteklerle dıştan gelen baskılar arasında bir denge kurabilmesinin aileden gelen dönütlerle bir zemine oturacağını ve anlam kazanacağını belirtir.
Aile kurumu çocuğun gelişimi, sağlıklı bir insan olabilmesi için duygusal gereksinimlerin karşılandığı yerdir. Çocuğun gelişiminin, büyük ölçüde çocukluğu boyunca güvenebileceği ve kendine destek olabileceği bir bakıcının varlığına dayandığı kabul edilmektedir. Dünyaya yeni gelen bebeğin yaşamının ilk aylarından başlayarak anne-babanın sıcaklığı, ses tonu ve yine anne-babanın beden titreşimlerine karşı duyarlı olduğu ve anne-baba sevgisinin bebeğe verilen süt kadar gerekli olduğu bilimsel olarak doğrulanmıştır. Bu duygusal bağın çeşitli nedenlerle kurulamaması ve diğer bazı unsurların yoksunluğu durumunda bebeğin yetişkin yaşamında pek çok iletişim sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aile içinde, ailenin sosyo-ekonomik durumu, cinsellikle ilgili bakış açısı ve ilk çocuk, son çocuk, ortanca çocuk veya tek çocuk olması gibi etkenler nedeniyle çocuğa karşı farklı yaklaşımlar gösterilmesi çocuğun iletişimde önemli bir unsur sayılan dil gelişiminden başkalarıyla duygusal ilişki kurmaya değin pek çok şeyi etkilemektedir. Sayılan nedenlerin tümüyle olumsuz olması (sosyo-ekonomik düzeyin düşüklüğü, cinsiyet ayrımcılığı ve doğum sırasına göre çocuğa farklı yaklaşımlar sergileme) durumunda çocuk ileriki yaşamına doğru apatik, huzursuz, kolay iletişime geçemeyen, saldırgan, uzun süreli arkadaşlık kuramayan bir süreç izlemeye başlamaktadır (Fenson, 1994, 55).
Simpson (1987, 53) anne-babaların benlik kavramının yeterliliği onların çocuklarıyla ilişki kurma şekillerini etkilediğini belirtir. Ancak benlik kavramı anne-babanın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik düzeyle yakından ilgili olduğunu; sosyo-ekonomik düzeyin ailede uyarıcıların azlığını ya da çokluğunu ve uyancıların olumlu-olumsuz olmasını büyük oranda belirleyen bir güç olarak karşımıza çıktığının altını çizer. Ayrıca Simpson, sosyo-ekonomik düzey ile birlikte ailenin çocuklara kız ya da erkek olmalarına ve doğumdaki sıraya göre farklı yaklaşıp yaklaşmaması gibi değişkenlerin de aynı koşutlukta çocuğu etkilediğini belirtir.
Moreno (Akt. Leutz, 1987, 15)'ya göre insan, "doğuştan getirdiği durulgüç (potansiyel) bakımından bir `homo-interagens', yani karşılıklı bir etkileşim içine girme gücü taşıyan bir varlıktır. İnsanın doğuştan getirdiği bu durulgüç ile mutlu ve verimli ya da mutsuz, hasta bir insan olarak yaşamını sürdürmesi onun kişilerarası ilişkilerinde iletişimi ne denli öğrendiğine ve etkili kullanmasına bağlıdır. Bireyin kendi iç dünyasında ve kişilerarası ilişkilerinde başarılı olabilmesi, bu konuda bilgi ve becerilerin aile içinde öğrenilmesi-öğretilmesi ile olanaklı görünmektedir. Bu yüzden aile, çocuk için yaşamsal bir öneme sahiptir.
Sosyal öğrenme kuramına göre (Ewen,1980, 34), "insanlar iç kuvvetlerden daha çok kişisel ve çevresel etmenlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilemeleriyle oluşurlar." Buna göre ailenin, birey için çocukluğundan başlayarak her aşamada önemli bir yeri olduğu belirtilir. Cooper (1982, 34), pek çok ailenin olumsuz sosyo-ekonomik koşullarından dolayı aile içinde gergin bir ortamın yaratıldığını; rahat olamama, sakin , etkili, yaratıcı ve atılgan olamama durumlarının oluşturulduğunu, böylece çocuğun yaşam boyunca bunlara göre bir kişilik tarzı edindiğini, dolayısıyla çocuğun yetişkin yaşamda kullanacağı iletişim becerilerinin de bu doğrultuda olduğu söyler. Dökmen (1994) de aynı doğrultuda etkili iletişim kuramamanın bir kısmının özellikle aile içinde iletişim kurmadaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını belirtir. İnsanları yalnızca, birbirlerine nasıl geribildirim vermeleri gerektiği konusunda eğitmek bile çatışmaları, iletişimsizlikleri azaltabileceğini belirtir.
Adler (1965; Akt: Geçtan, 1990, 91 ) ise çevrenin birey üzerindeki yerini tartışırken; özellikle aile üzerinde durmuştur. Adler (1965), çocukluk dönemlerindeki etkileşimler sonucu (doğum sırası, ailenin sosyo-ekonomik durumu, kültürel yapı) kişinin kendine özgü bir davranış örüntüsü geliştirdiği görüşünü savunmakta ve buna "yaşam biçimi" adını vermektedir. Adler'e göre bu kavram, "bireyin amaçlarını, kendisine ve dünyasına ilişkin görüşlerini ve amaçlarına ulaşabilmek için edindiği alışılmış davranışları belirler." Buna göre, yaşama biçimi, yaklaşık olarak, çocuk beş yaşlarına geldiğinde yapılaşır ve sonraki yaşamda belirgin bir değişiklik göstermez. Freud (1938), çocuğun gelişimini ve sorunlarını, onun biyolojik dürtüleriyle ailenin çocuğun karşısına çıkardığı gerçeklerin bir çatışması ve cinsel gelişim süresince çocuğun annesine (ya da babasına) karşı bir tutku geliştirmesiyle açıklamıştır. Buna karşılık Adler (1965), anne-babanın tutumlarına, cinsiyete ve kardeşler arasındaki ilişkilerin (doğum sırasına bağlı olarak) niteliğine önem vermiştir. Bu anlamda çocuğun ilerleyen yaşlarda ve yaşam boyunca kuracağı iletişimlerin niteliği bu üç değişkene (anne-baba tutumuna, cinsiyete ve doğum sırasına) göre belirlenecektir.
Adler'e (1965; Akt: Geçtan, 1990, 91) göre "ailenin sosyo-ekonomik durumu ve içinde bulunduğu kültürün cinselliği algılayış biçimi çocuk üzerinde önemli izler bırakmaktadır." Algı dünyası buna göre şekillenecek olan çocuk, ilerleyen yaşlardaki iletişimlerinde, örneğin cinsel yaşamındaki doyumunda bu doğrultuda etkin ya da edilgen olabilecektir.
Gardner (1986, 230), cinsel kimliğin edinilmesi sürecinde yaklaşık olarak üçüncü yılla altıncı yıl arasında yer alan dönemin "erkek" ya da "kız" çocuğu geçiş rollerinin belirginleşmesi ile önem kazandığını belirtir. Buna göre, cinsiyete özgü davranış farklılaşmaları 2-3 yaşındaki çocukların oyunlarında ve diğer iletişimlerinde görülmeye başlar. Cinsiyet rolleri süreç içinde giderek farklılaşır. Gardner, hemen tüm yaş düzeylerinde kız ve erkek çocukların arasındaki farklı cinsiyet rollerine sahip olmalarının onların çevresiyle iletişimini ve okul davranışını etkilediğini açıklamaktadır. Ev ortamında kızların ve erkeklerin farklı rollerle yetiştirilmelerinin, bu konudaki yetiştirilme tarzlarının, erkek çocuğun daha kolay ve istenilen nitelikte uyum sağlamasını getirdiğini belirtir.
Temel eğitim çağında kız çocuk öğretmen ve okulun sosyal beklentileri olan sakinlik, ağırbaşlılık, ve uysallık gibi taleplere doğal olarak daha uyumlu yanıt verir. Bu beklentilerin sosyal olarak da toplumda kadınlara yönelik genel beklentilerden kaynaklandığı söylenebilir. Ailelerin çocuklarına yaklaşımını büyük oranda belirleyen bu tür dâvranışlar ailelerin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik düzeyle yakından ilgili görülmektedir (Asubel, 1981, 55).
Söz konusu durum kardeşler arası ilişkilerde de (doğum sırası değişkeninde) geçerli olabilmektedir. Munroe (1955; Akt. Geçtan, 1990, 92) 'ye göre "doğum sırası çocuğun kişilik gelişimi ve iletişim tarzı konusunda çok etkili bir etmendir." Buna göre "en büyük çocuk tacını yitirmiş bir kraldır". İkinci çocuk kendisinden daha güçlü ve yetenekli büyük kardeş ile kendisinden sonra gelen kardeşin yarattığı ikili sorunlarla baş etmek zorunda kalan çocuktur. Bu durumda ikinci çocuk diğer kardeşler kadar yetenekli olmadığı inancını geliştirebilir. Bu da onu etkili iletişimlere girme konusunda çekimser yapabilecektir. En küçük çocuk ise ben-merkezci tutumlar içine girerek kendisinden büyük kardeşlerinin varlığı yüzünden sürekli bir yetersizlik duygusu içinde olduğundan iletişimlerini bu doğrultuda kurmak durumunda kalacaktır. Yalnız başına yetişen tek çocuk ise toplumsal davranışların gelişmesi için gerekli alış-veriş ortamından yoksun olduğundan yeni ve etkili iletişimlere oluşturmada zorlanabilecektir.
Harris'e (1986)'e göre "ilk çocuk ailede özel bir pozisyona sahiptir ve anne-babasının ilgi ve sevgisini paylaşma baskısı olmaksızın onların bölünmemiş ilgilerinin tadını çıkartır." Harris (1986) anne-babaların ilk çocuklarından, daha sonra doğan çocuklarına oranla daha yüksek beklentileri olması bunlarla daha fazla ilgilenmelerini sağladığını belirtir. Buna göre "anne-baba onayı ilk çocuklar için güçlü bir güdülenmedir." İlk yıllar süresince anne-babanın çocuğun temel toplumsal destekleyicisi olduğunu belirten Harris, bu durumun ilk çocukların okulda ve iş yaşamında daha iyi iletişimler kurmasını sağladığını belirtir.
Harris (1986)'e göre ortanca çocuk, "daha yüksek yalnızlık içinde olmasından dolayı iletişim becerileri de düşüktür." Harris, bir yanda anne-babanın ilk çocuğa ilgisinin çocukluk ve daha ileriki dönemlerde güçlü kaldığını, diğer yandan ailenin son çocuğunu sevgiyle şımartması ve duygusal olarak yakın tutmasından dolayı ortanca çocuğun iki yoğun ilişki arasında yetişmesinin sağlandığını ve böylece ortanca çocuğun ihmal edilmesi, kendini yalnız hissetmesi ve etkili iletişim kuramamasının sağlandığını belirtir. Ayrıca aile etkileşim örüntüsünün bir sonucu olarak ortanca çocuğun, aile dışındaki insanların ilgi ve arkadaşlığını sıklıkla aradığını; dışa dönük olmaya eğilimli olmasına karşın, sosyal çevrelerinde pek başarılı veya etkili olmadıklarını açıklar. Bunların yanısıra, ilk ve son çocuklarla kıyaslandığında ortanca çocukların, akranları tarafından daha çok popüler olmayan, iletişime kapalı görünümü veren çocuk olduğunu belirten Harris (1986)'e göre "son çocuk, ilk çocuk gibi başarı yönelimli, çabalı ve popüler olmaya eğilimli iken, ortanca çocuk biraz güvensiz olma eğilimindedir.
EĞİTİMDE İLETİŞİM ve ETKİLEŞİM
Eğitim sisteminde iyi bir eğitimci olabilmek için iletişim sürecini çok iyi bilmek gerekir. Öğretme ve öğrenme sürecinde de bir eğitimcinin bir konuyu etkili bir şekilde öğretebilmesi için öğrencileri ile sağlıklı iletişim kurması, ayrıca öğrenciler arasında da sağlıklı iletişim kurulmasına rehberlik etmesi gerekir.
Eğitimde iletişim sürecinin işleyişinde kaynak öğretmen, alıcı öğrencidir.
İletişim çağı olarak da adlandırılan 20.yy. da iletişim biliminde büyük gelişmeler olmuş, bu bilim tek bir bakış açısı olmaktan öte, ilişkilendirildiği birçok alanın ayrılmaz bir parçası olma özelliği kazanmıştır. İletişim biliminin kapsamı da ilgili çalışmaların artması ile daha da genişlemiştir.
İletişimin bu çok boyutlu yapısı kavramın tek bir tanımının yapılmamasına neden olmuştur. Öğretim ortamında öğrenciler ve öğretmenler birbiriyle sözel ya da sözel olmayan yollarla iletişim veya etkileşimde bulunurlar.
Öğretimin etkili olabilmesi, iletişim süreçlerinin iyi işletilmesine bağlıdır. Bu da iletişimin. iletişim becerilerinin ve iletişim örüntülerinin iyi anlaşılmalarını gerektirmektedir. Sınıf ortamında çok yönlü bir iletişim söz konusudur. Bazen bir öğrenciye gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir. Ayrıca öğrenci-öğrenci iletişimi de çok yoğundur ve bu aynı anda birçok duygu ve düşünce harekete geçtiği için dersin akışını etkiler.
Kuşkusuz her zaman mesajlar gönderildiği gibi anlaşılmaz. Sık sık yanlış anlamalar ortaya çıkabilir.
Örneğin, öğretmenin görüşünü almak ya da konuşma fırsatı vermek için soru yönelttiği bir öğrenci, öğretmenin kendisini küçük düşürmek için soru sorduğunu düşünebilir.
Bu durum, kaynağın duygu ve düşüncelerini uygun iletişim biçimine çevirememesi, doğal davranmaması, alıcının gönderilen mesajı çözümleyememesi vb.
nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Bu, tarafların etkili iletişim becerilerinden yoksun olması demektir. Bu açıdan etkili iletişim becerilerinin neler olduğu üzerinde durulmasında yarar görülmektedir.
ETKİLİ İLETİŞİM BECERİLERİ
Etkili iletişim becerilerinin başında etkili konuşma becerileri gelmektedir. Etkili bir Konuşmada Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler:
Konuşma için bir amaç seçiniz.
Ne söyleyeceğinizi hazırlayız ve planlayız.
Endişelerinizi, coşku ve göz iletişimi ile yok ediniz.
Sözcükleri değil düşüncelerinizi düşününüz.
Sesinizin yüksekliğini ayarlayarak otorite kurunuz ve günlük konuşmadan daha ağır bir tonda konuşunuz.
Ayrıntılara girmeyiniz. Vurgulamak istediğiniz noktaları netleştiriniz.
Dinleyicilere tepegöz, saydam, not vb. bakabilecekleri malzemeler sağlayınız
Bütün rahatsız edici tavırlardan kurtulunuz.
Gösterişten kaçınınız.
Dinleyiciye dinleme dışında yapabileceği bir şeyler sununuz.
Kaynak: Davies (1981), s.151.
Etkili konuşmanın yanı sıra Schmuck ve Schmuck (1983), empati kurmanın etkili bir iletişimin temeli olduğunu belirtmektedirler. Empatinin artması saldırganlığın azalması demektir.
Bu düşünceden hareketle Schmuck ve Schmuck (1988), kaynak ve alıcı durumundaki kişilerin sağlıklı diyaloglar kurma aracı olarak kullanabilecekleri şu becerilerin öğrenilmesinde yarar görmektedirler.
Alma Becerileri - Gönderme Becerileri
Alma Becerileri :
Düşünceleri Kendi Sözleriyle İfade Etme; başkalarının söylediklerinin, kişinin kendi ifadeleriyle anlatılmasıdır.
Diğerinin Davranışını Tasvir Etme ; alıcının, kaynağın davranışlarını yarım kalmadan, arkasındakileri ön plana çıkarmadan tanımlamasıdır.
Örneğin, öğrenciye "dersin başından beri konuşulanları dinlemeyip elindeki dergiyi okuyorsun" demek yerine "zaten hiç dersi dinlemezsin" demek bizim onunla ilgili yargımızı da içermektedir.
İzlenimleri Kontrol Etme,alıcının karşıdakinin duyuşsal durumunda neler algıladığını tanımlamasıdır. Örneğin, öğretmenin öğrenciye"bugün üzgün görünüyorsun, canın bir şeye mi sıkıldı?" biçiminde soracağı bir soru onu suçlamaktan çok onu anlamaya çalışıyor olduğunu göstermektedir.Gönderme Becerileri :
Net Açıklamalar Yapmak, bir başkasına mesaj göndermedeki en önemli beceridir. Bir açıklamanın alıcı tarafından kendi ifadeleriyle özetlenebilmesi onun netliğini yansıtır.
Kendi Davranışını Betimleme, kaynağın belli bir durumda nasıl davrandığını açıklamak içindir. Bunun birincil amacı kendisiyle ilgili bilgi vermek, ikincil amacı ise, başkalarıyla empati kurmaktır.
Duyguları Tanımlama, belki de en az kullanılan iletişim becerisidir. Duyuşsal mesajların gönderilmesiyle ilgilidir.
Dönüt (Geribildirim) ise, karşılıklı bir süreçtir. Bir kişinin diğerinin davranışının etkileriyle ilgili mesaj göndermesidir.
Schmuck ve Schmuck'un (1988) saptadığı etkili iletişim becerilerinde tarafları net olması,
kendisinin ve karşısındakinin davranışlarını tasvir etmeye çalışması
dikkati çeken özelliklerdendir.
Bu özellikler Anderson'ın (1991) sınıfta etkili iletişimin kurulması için getirdiği önerilerde de yer almaktadır.
Anderson önerilerini
a. Bilgi verme ve açıklama yapma
b. Soru sorma
c. Dönüt
olmak üzere üç boyutta toplamıştır.
Anderson'ın (1991) önerileri şöyle özetlenebilir:
1. Öğrencilere sunulan bilgi ve açıklamalar net ve anlaşılır olmalıdır.
Bunun için şu teknikler kullanılabilir:
Dersin genel bir çerçevesini çiziniz, konunun ayrıntıları ya da önemsiz noktaları üzerinde odaklaşmak yerine geniş bir resmini çiziniz.
Gerektiği zaman özellikle zor kavramları açıklarken tekrarlama yapınız.
Konuyu dağıtmaktan kaçınınız ve konuya odaklaşınız.
Zaman zaman sorularla ya da bazı işler yaptırarak öğrencilerin anlama düzeylerini saptayınız
Ana noktaları açıklarken çeşitli örnekler veriniz ve öğrencilerin soyut kavram ve düşünceleri anlamalarına yardım ediniz.
Örencilere önemliyle õnemsizi ayrıntı etmeyi öğretebilmek için nerelerin önemli olduğunu söyleyiniz.
Açıklamalarınızda net terimler kullanınız.
Yeni öğrenilenlerle öncekilerin ilişkilendirilmesine yardım edecek net kavramlar kullanınız.
2. Hem gösterip hem açıklamak yalnız birisini yapmaktan daha iyidir.
3. Sınıfta soru sormanın iki ana amacı öğretmenler tarafından iyi anlaşılmalı ve bu iki amaca uygun soru sorma teknikleri kullanılmalıdır.
Soru sormanın amaçlarından biri;
a. öğrencilerin anlayıp anlamadığına bakmak, diğeri ise,
b. öğrenciyi düşünmeye sevk etmektir.
Soru sorarken dikkat edilecek noktalar "Düşünmeyi Öğretme " konusunun "Doğru Soru Sorma Stratejileri " bölümünde yer almaktadır.
4. Öğrencilere cevaplarıyla ilgili dönüt verilmeli ve yanlışlar düzeltilip doğrular pekiştirilmelidir.
Şimdi de Sözel olmayan iletişim becerilerini inceleyelim.
Sözel Olmayan İletişim
Buraya kadar daha çok sözel iletişim süreçleri üzerinde duruldu. Ancak iletişimin sözel olmayan yönü de vardır. Sözel olmayan iletişim beden diliyle yürütülür.
Örneğin, bir öğrencinin yaptığı bir konuşmadan sonra öğretmenin gözlerinin parlaması bir beğeni ifadesidir.
Bir şeyi önemseyip önemsemediğimizi, sıkılıp sıkılmadığımızı, yorgun olup olmadığımızı beden diliyle anlatırız. Sözel olmayan, iletişim öğrenme-öğretme süreçlerinde de önemlidir.
Tarafların, birbirine yakın durup durmaması, vücutlarının duruşu,
yüz-göz ifadeleri ve jestleri,
sözel mesajlara anlam katar ya da anlamı karıştırır.
Öğretimsel Ortamlardaki Beden Dili Örnekleri
1. Dinlemeye Açıklık: Başı ve vücudu öne eğmek, ellerini bir araya getirmek, çenesini avcunun içine almak.
2. Dostça Duygular: Sık sık gülümseme, ceket ya da gömleğinin düğmesini açmak, göz iletişimi kurmak.
3. Onaylama: Saçını okşama, omzuna dokunma.
4. Derin Düşünme: Burnunun üst kısmını kaşıma.
5. Konuşmayı Kesmek: Kulağına dokunma, işaret parmağını dudağına götürme, elini konuşanın koluna koyma.
6. Düş Kırıklığı: Ellerini birbirine vurma, yumruğunu masaya vurma.
7. Reddetme: Parmağıyla burnuna dokunma. ceket ya da gömleğini ilikleme.
8. Savunmacı Duygular: Kollarını ve bacaklarını göğüs hizasında çapraz olarak tutma
9. Üstünlük: Parmağıyla işaret ederek konuşma
10. Oyalama: Gözlük temizleme, kalemi dudaklarına değdirme
11. Uzak Durmak İsteme: Elini kaşına koyma, başını alçaltma, ayaklarını masaya koyma
12. Etkileşimi Kesme: Konuştukları insana bakmama, başını kaldırma, kişisel eşyalarını alarak ayağa kalkma
Kaynak: Davies (1981), s.157
EĞİTİMDE ETKİLEŞİM
Etkileşim birbirini karşılıklı etkileme sürecidir. Bu süreç, eğitimde bireyin çevresiyle ve diğer bireyle sürekli etkileşim içinde olduğunu ortaya koyar.
Sınıf içi etkileşim süreci, öğrenme yaşantılarının kazanılmasında ve öğretim hizmetinin niteliğini arttırmada en önemli faktörlerden biridir. Sınıf içi etkileşim sürecinde, öğretmen-öğrenci ilişkileri incelendiğinde her sınıfın öğrenmeyi olumlu ve olumsuz yönde etkileyeceği bir havası ve iklimi bulunmaktadır. Sınıf atmosferi,
öğretmenin izlediği öğretme yaklaşımı yöntemi ve tekniği ile kullandığı araç-gereç ve izlediği iletişim sanatı ile sağlanır.
İletişim sanatını başarıyla uygulayabilmek de etkileşimin yönüne bağlıdır. Şimdi de bu bilgilerin ışığında "Sınıf Yönetimi"ni inceleyelim.
SINIF YÖNETİMİ
Sınıfın iyi yönetilmesi, eğitimde başarılı olmak için ilk adım olarak kabul edilir. Bu nedenle öğretmenin liderlik rolü ön plana çıkmakta ve grup dinamizmini bilmesi önem kazanmaktadır. Bu bağlamda yönetim ile öğretim birbiri ile bağlantılı olmaktadır. Bir bakıma sınıf yönetiminde başarılı olanlar genellikle iyi öğretmen özelliklerini taşımaktadırlar.
Öğretmenlerin eğiticilik özelliği kadar yöneticilik özelliklerinin de geliştirilmesi önem kazanmaktadır. Sınıf yönetimi konusunda geliştirilmiş ilkeler öğretmenin grup yönetimi başarısına katkı sağlayıcı olabilir. Aynı şekilde öğrenme etkinliklerinin düzenli bir şekilde planlanması, sınıf içi kurallara uyulması ve sınıftaki işleyişin açık seçik belli olması da öğretmenin sınıf yönetimine katkı getirebilir; doğabilecek disiplin sorunlarını en aza indirebilir.
Öğretmenin bireysel özellikleri, ders verirken kullandığı stratejileri,
yöntem ve teknikleri de sınıf yönetimini etkilemektedir. Ayrıca;
Sosyal çevreyle uyum okul aile arasındaki işbirliği, sınıfın fiziki koşulu ve sınıfta yaratılan atmosfer de sınıf yönetimini etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Öğretim etkinliklerinin düzenli bir şekilde planlanması sınıf içinde çıkabilecek olayları ve istenilmeyen öğrenci davranışları için önceden önlem alınmasını sağlayabilir. Sınıf içinde uyulacak kuralların önceden saptanıp öğrencilere öğretilmesi de istenilmeyen öğrenci davranışlarının ortaya çıkmasına engel olabilir.
Sınıf yönetiminde disiplin anlayışı katı kuralların uygulanmasından çok bilgiye, sevgiye dayalı olmalıdır. Diğer bir anlatımla, öğretmen sınıf içinde disiplini, bilgisiyle, öğrenciye sevgi göstermesiyle ve ona saygı duymasıyla kurmalıdır.
SINIF İÇİ İLETİŞİM
Çoğu kez farkında olmadan bizimle konuşan kişinin,
mesajı iletmek için seçtiği sözcüklerin türüne, konuşma hızına,
araya koyduğu mesafeye, ses tonuna, suskunluk sürelerine ve
beden diline dikkat ederek,sözcüklerin arkasındaki duygusal içeriği de algılar ve bize gönderilen mesajlara uygun tepkiler veririz.
Sınıf içi iletişimde başarılı olabilmek için dikkat edilecek hususlar :
- ETKİN DİNLEME :
Bir kimsenin ilettiği sözlü mesajların arkasındaki, sözel olmayan mesajları da doğru anlamaya, etkin dinleme denir. Bu beceriyi kazanmak öğretmenin öğrencisini anlamasını kolaylaştıracaktır.
2- BEN DİLİNİ KULLANMAK :
Günlük yaşantımızda karşımızdakine yönelik olumsuz, kızgın duygularımızı dile getirmek için çoğunlukla "sen zaten hep öyle davranırsın", "çok anlayışsızsın"gibi sen dilinin hakim olduğu ifadeleri kullanırız.
Sen diliyle gönderilen ifadelerin,istenilmeyen davranışların ortadan kaldırılmasında çok az olumlu etkisi olmaktadır. Sen dilinin kullanılması, öğrenenin benlik saygısını zedelemesi ve öğreten ile olan iletişimini bozması açısından, olumsuz etkileri fazlasıyla gözükmektedir. Sen dili yerine BEN dili kullanıldığında ise, öğrenciyi olumsuz olarak yargılayan mesajlar yerine, öğretenin sorun karşısındaki duyguları dile getirilir. Böylece öğrenen, doğrudan kendi kişiliğine yönelik olumsuz bir yargıyla karşı karşıya kalmadığı için öğrenenle öğreten arasındaki iletişim bozulmaz. Ben dilinin kullanıldığı mesajların etkili olabilmesi için üç öğeyi içermesi gerekmektedir.
1. Sorun olan davranışın açık bir tanımı yapılmalıdır.
2. Sorun olan davranışın,öğretmen üzerindeki etkileri belirtilmelidir,
3. O davranışa yönelik duyguları ifade etmelidir.
3- GÖZ TEMASI :
Kişiler arası ilişkilerde, iletişim kurulan kişinin doğrudan gözlerine bakmak, genellikle "Sana ve senin anlattıklarına önem veriyorum" mesajını, sözsüz bir biçimde karşıya ifade edilişidir. Ayrıca ders anlatırken öğrencilerle göz iletişimi kurma, öğrencilerin konu üzerinde dikkatlerini toplamalarını kolaylaştıracaktır.
4- BEKLEME SÜRESİ :
Ders anlatırken konunun anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol etmek ya da öğrenenlerin dikkatini toplamak için, öğrencilerden herhangi birine, sorular sorulur. Ancak soruların yanıtlanması için çoğu kez birkaç saniye beklenir, cevap gelmeyecek olursa diğer öğrenciye yönelinir. Yapılan araştırmalar cevap süresi için geçen zamanın artması ile verilen cevapların daha açıklayıcı ve üst düzeyde olduğunu göstermektedir.
5- KİŞİLERARASI SOSYAL MESAFE :
Birbirleri ile iletişim kuran kişiler algıladıkları yakınlık derecelerine göre, aralarında"sosyal" bir mesafe bırakırlar. Araya konan mesafe arttıkça, iletişim kuran kişiler arasındaki ilişkinin resmileştiği görülür.
Öğretmen merkezli geleneksel eğitim anlayışı bugün artık yerini öğrenci merkezli çağdaş eğitim anlayışına bırakmaktadır. Ancak hala pek çok uygulama "eğitimin öğretmen merkezli"olduğu ve öğretmenin "ben sadece dersi mi veririm, sizin yakınınız olamam" felsefesinin ağır bastığı şekliyle işlenmektedir. Ayrıca,
Sınıf İçi İletişimi Geliştirmek İçin aşağıdaki hususlara da dikkat edilmelidir.
1- Öğretmen konuşma yeteneğini geliştirmeli
2- Ders iyi şekilde planlanmalı
3- Öğrencinin ihtiyaçları, yetenek ve ilgileri değerlendirilmeli
4- Öğrencinin ilgisini dağıtan durumlar ortadan kaldırılmalı
5- Birden fazla duyu organına hitap eden araçlar kullanılmalı
6- Zor ve komplike olan öğretim araçları kullanılmamalıdır.
Sonuç olarak ;
eğitim teknolojisi verimli uygulamalar ve nitelikli ürünler elde etmek için iletişimle ilgili kuramlardan ve araştırma sonuçlarından yararlanan, aynı zamanda da öğretme ve öğrenme süreçlerindeki iletişimi yani Eğitim İletişimini inceleyen bir disiplindir.
İLETİŞİMİ ENGELLEYEN FAKTÖRLER
Acaba hangimizin gören bir bakışa, duyan bir kulağa gereksinimi yok ki ?
D. Pire'nin "insanların çoğu duvar, çok azı da aralarında köprü kurarlar" sözü, günümüzün yoğun temposuna kendini kaptıran insanların (yani bizlerin), arka plana ittiği çok önemli bir gereksinimi vurguluyor; yakınlaşma ve ilişki gereksinimi!
Çevremizi düşünelim...kendimizi...Bir sorunumuz olduğunda aklımıza ilk kim geliyor? Kiminle konuşmaya, dertleşmeye istek duyuyoruz? Neden o, başkası değil? Bu kişiyi iyi bir dinleyici yapan hangi özellikleri? Ya da tam tersini düşünelim...Sorunumuz olduğunda kesinlikle anlatmayı aklımızdan bile geçirmediğimiz kişileri...Neden anlamazlar? Bizi anlamadıklarını nasıl anlıyoruz?
Çevremizdeki bazı insanlarla konuşmak kolay ve zevk vericiyken, bazılarıyla kurduğumuz iletişim çok yüzeysel olabiliyor. Benzer kişilik özellikleri, ortak ilgi ve hobiler, birbirine yakın değer ve dünya görüşü, yakın ahlak anlayışı ve eğitim düzeyi gibi pek çok faktör, insanlar arası ilişkilerde temel öneme sahiptir. Tüm bunlara, hem karşı cinsle hem de hemcinslerimizle kurduğumuz yüz yüze iletişimde, fiziksel çekicilik de katkıda bulunabilir. Ama kişiler arası ilişkilerde, kalitenin asıl belirleyicisi dinleme becerileridir. Ortak bir çok noktamız olsa bile bazı insanlarla yakın ilişkiye girmekten kaçınırız. Bu noktada, yaşamınızda böyle biri varsa, onun sizi dinlerken nasıl davrandığını bir düşünmenizi öneririm!
Dinleme becerilerine ve iletişimdeki kaliteyi arttıran tutum ve davranışlara geçmeden önce, karşılıklı konuşmaları yüzeysel kılan ve gerçek dinlemeyi engelleyen tavırlara bir göz atalım;
1. ÖĞÜT VERMEK, ÇÖZÜM GETİRMEK, YÖNLENDİRMEK:
Gerek çocuğumuzla, gerekse arkadaşlarımızla konuşurken iletişimi kesen bazı mesajlar vardır;
§"Şöyle yap, böyle yapma..."
§"Bu şekilde hareket etmemelisin..."
§"Buna üzüleceğine, oturup dersini çalışsan daha iyi olur..."
§"Yoruluyorum diye yakınacağına geceleri erken yat..."
§"Kavga edeceğinize güzel güzel oynayın, arkadaşlar kavga etmez..."
§"Paylaşmayı bilmezsen, yalnız kalırsın tabi..."
§"Bu kadar düzensiz çalışırsan, işlerini tabi yetiştiremezsin..."
gibi cümleler, konuşan kişide direnç, isyan yaratabilir, konuşan kişiyi savunmaya itebilir. Genellikle öğüt, ahlak dersi vermek, direk önerilerde bulunmak, size sorununu açan kişide baskı veya suçluluk duyguları uyandırarak, iletişimin kesilmesine veya yön değiştirmesine neden olabilir.
2. YARGILAMAK, ELEŞTİRMEK, AD TAKMAK:
§ "Sen zaten hep kolaya kaçarsın..."
§ "Bebek gibi davranıyorsun..."
§ "Geri zekalı ne olacak..."
§ "Şikayetten başka bir şey bilmezsin zaten..."
§ "Sulugöz...bir arkadaşınla oynamasını bile bilmiyorsun..."
§ "Hiçbir fedakarlığa katlanmak istemiyorsun..."
Genellikle yargılama ve eleştirme tepkileri ile karşılaşan kişiler, kendilerini anlaşılmamış, itilmiş, haksızlığa uğramış, daha çaresiz hissederler. Bunun sonucunda iletişimi keser ya da öfkeyle karşılık verebilirler. Özellikle çocuğunuzla iletişiminizde bu yöntemi sık kullanıyorsanız, "o" sizin yargı ve eleştirilerinizi ve sık kullandığınız isimlendirmeleri (yaşına göre) gerçek olarak algılayabilir. Bu, kendilik algısı üzerinde olumsuz etkiler bırakır, kendine güveni sarsıldığı gibi, başarısı üzerinde de olumsuz etkiler yaratabilir.
3. SORU SORMAK, ARAŞTIRMAK, İNCELEMEK:
§ "Neden?...Sen ona ne yaptın?...O sana ne dedi?..."
§ "Çocuk neden hastalandı?...İyi giydirmedin mi?..."
§ "Neden uyuyamadın?...Ağır mı yedin?...Kahve de içtin mi?..."
§ "Neden doğru düzgün oynamayı beceremiyorsun?..."
Genellikle soru, inceleme, nedenini arama gibi yaklaşımların içinde önyargı, eleştiri veya zorunlu çözüm bulunur, ayrıca konuşma sorulara cevap vermeye takılarak, yön değiştirip asıl konudan uzaklaşabilir. Sorularla yürüyen iletişimde, genellikle soru soranın nereye varmak istediği konuşan kişi tarafından anlaşılamadığından, konuşan endişeye kapılabilir veya savunmaya geçebilir.
4. TEŞHİS, TANI KOYMAK, TAHLİL ETMEK:
§ "Aslında sen öyle demek istemiyorsun..."
§ "Ben senin aslında neden öyle yaptığını biliyorum..."
§ "Aslında senin derdin başka..."
§ "Anlaşılan bir süre sana yardımcı olmamı isteyeceksin..."
§ "Bunları beni üzmek için anlatıyorsun anlaşılan..."
Bu tür yaklaşımlarda, dinleyen kişi sanki konuşanın niyetini, söylemek istediklerini çok iyi biliyormuş, onun kafasının içindekileri okuyormuş gibi bir tavır içine girdiğinden, konuşanı savunmaya ittiği gibi, sinirlenmesine, sabırsızlanmasına veya öfkeli cevaplar vermesine neden olabilir. Konuşan kişi kendini kıstırılmış, yanlış anlaşılmış, yanlış yorumlanmış gibi hissedebileceği için büyük olasılıkla iletişimi keser. Psikoloji hobiniz olabilir ama terapatik yöntemler arasında kullanılabilen bu tür iletişimin kurallarını tam bilmeden, günlük ilişkilerinize aktarmaya kalkmanız, sizinle konuşmayı güçleştirebilir. Aklınızda bulunsun...:)
5. TESELLİ ETMEK, KONUYU DEĞİŞTİRMEK:
§ "Aldırma, boşver..."
§ "Düzelir canım, bunu dert etme..."
§ "Üzülme..."
§ "Başka şeyden konuşalım..."
§ "Olur böyle şeyler, geçer..."
§ "Bir kahve iç düzelirsin..."
§ "Boşver canım arkadaşlar arasında olur böyle şeyler..."
§ "Aman sen de herşeyi ciddiye alıyorsun, yak bir sigara..."
Aslında teselli etmek çok güzel ve yararlıdır, ancak önemli olan teselliyi kişiyi duyduğumuzu belirttikten sonra verebilmektir. Söyledikleri duyulmadan, teselli ediliyormuş hissini yaşayan kişi, kendini anlaşılmamış, dinlenilmemiş, söyledikleri saçma sapan gibi algılanmış hissedebilir. Önemsenmemiş veya tam olarak dinlenilmemiş olmaktan dolayı kızgınlık duyabilir. Genellikle, dinlemeden verilen teselli mesajları, konuşan kişide sorununun küçümsendiği duygusunu yaratabilir.
Bunların ardından, gelin kendimizi gözden geçirelim...Çocuğumuz, arkadaşımız veya eşimizle yaptığımız günlük konuşmalarda tarzımız ve yaklaşımımız genelde nasıl?...İletişimimiz yukarda sözü edilen dinleme engellerine takılıyor mu?...Tam yanıtı bulamıyorsanız, kendinizi 1-2 gün izlemenizi öneririm. Çünkü iyi bir dinleyici olmanın, yani karşıdakini dinleme ve anlamanın bence birinci şartı; kişinin öncelikle kendini dinlemeyi ve anlamayı başarabilmesidir....:) |